23 Kasım 2014 Pazar

Antakya Notlari: Bir Şehre Gelmek ve Bir Şehirden Gitmek


Antakya ya da öbür adıyla Hatay'da son günümü sakin geçirmek istedim. Aklımda geç kalkıp, otelden ayrılıp, Mado'da kahvaltı ettikten sonra, Uzun Çarşı'dan biraz baharat alıp öylece vakit geçirmek vardı.


Ama erkenden uyandım ne hikmetse. Eşyalarımı hazırlayıp, otelden çıkış yaptım. Valizimi bütün gün yanımda taşımamak için otelde bıraktım. Özellikle pazar günleri zengin kahvaltıyı sevdiğim için karşıya Mado'ya geçtim. Bugün daha zengin bir kahvaltı menüsü vardı Mado'da. Karnımı tıka basa doyurmamak için az bir şeyler alayım dedim ama yine dayanamadım ve tabakları doldurdum. Yine çok güzel bir kahvaltıydı. Dünkü gibi, bu nedir, şu nedir diye sorarak insanları rahatsız etmek istemedim bugün. Sessizce yemeğimi yiyip, bir kaç telefon görüşmesi yaparak oradan ayrıldım.



Bugün garip bir şey var Antakya'da.  Sabah tüm şehirde elektrikler kesilmişti.  Şebeke yerli yerinde durmasına rağmen zaman zaman aramalarımı yapamadım, interneti kullanamadım. Hadi uzun çarşı üzerinde tenteler vardı ya dışarısı..

Uzun Çarşı'ya girip ilk gün yüzük aldığım gümüşçüyü aramaya başladım. Daha önce de dediğim gibi labirent gibi bir yer burası ve bütün yollar birbirine bağlanıyor garip bir şekilde. Gümüşçü dükkanı beklenmedik bir şekilde karşıma çıktı. Ama aradığım şeyi bulamadım. Bu sefer sahibi farklı takılar göstermeye başladı. Bana şehri beğenip beğenmediğimi sorunca şehrin merkezini görünce aslında hayal kırıklığına uğradığımı belediyenin neden geliştirmek için çalışmadığını sordum. Adam bana hak verdi ama buna rağmen ümitli olduğunu ve Antakya'nın hayranı olduğunu söyledi. Ben Antakya hakkında olumsuz bir giriş yaptığım için kendisine "şehir ne kadar güzel olursa olsun insanları kötüyse o güzellik hiç bir işe yaramaz, Antakya'nın insanını sevdim, bu yüzden şehri de sevdim ve güzel duygularla buradan ayrılıyorum" dedim. Iyi dileklerde ugurlandim oradan.



Baharatçılari bulmak için yurumeye basladim. Aklımda şu pasta kalıbı gibi kullanılan kaşıklar, zahter, pul biber, humus ve kantaron yağı ve biraz daha defne sabunu almak vardı. Çarşı içinde dolaşarak biraz ondan, biraz bundan alışveriş yaparak alacaklarımı hallettim. İnsanlara dükkandan çıkarken son bir teşekkür ettiğinizde hoş geldiniz diyorlar önce, sonra rica ederiz türünden şeyler. Baharatçılardan birinde kurutulmuş bitki ve çiçekler vardı, tek tek fotoğraflarını çekmeden edemedim.



Canım gitmeden önce yine künefe yemek istedi. Ama Yusuf Usta'da. Adresi sorarak tekrar Çınaraltı'na gittim ve bir bardak süvari kahve içerek, köz ateşinde pişirilmiş künefeden bir porsiyon yedim. Konuştuğum insanlar neden civar ilçelere gitmediğimi sordular, bazıları buraya çok yakınmış halbuki. Ama şimdilik dar bölgede keşifler yapmaktan memnun kaldığımı, bir dahaki sefere iyi bir planla gelip gezeceğimi söyledim.



Gerçekten dar bir alanda dolu dolu bir gezi yaptım diyebilirim. Tam da sevdiğim türden geziler bunlar. Küçücük bir alanda hikayesi olan o kadar çok şey vardı ki. Belki de bir kısmını eksik aldım veya bir çoğunu da kaçırdım kimbilir. Özellikle şehirlere özgü şeyleri insanların ağzından dinlemek o kadar güzel ki. Eğer yeni insanlara açıklarsa anlatımları da çok keyifli oluyor. Tıpkı süvari bardağın hikayesini anlatan kahvedeki adam gibi. Ya da camii avlusundaki 300 yıllık çınar ilgimi çektiği için gelip bana önce camii yapılmış sonra bu çınar dikilmiş avluya diyen ve bana yeme içme konusunda yardımcı olan imam gibi.



Aslında bir şehri hissetmek için dört gün biraz fazla geldi belki de bu yuzden son günü sakin geçirmek istedim. Bu gezilere yalnız çıkmayı seviyorum, bazen kafa dengi bir arkadaş ta iyi oluyor insanın yanında. Ama sosyal medya araçları sayesinde, orada bulunan insanlardan dolayı yalnız hissetmiyor insan. Direk paylaşımlara aninda tepkiler alabiliyorsunuz, bu da insanı daha çok gezmeye, daha çok paylaşmaya, bazen ayrıntılara inmeye teşvik ediyor.





Uçağım 19:20'de ve ben şehrin merkezindeki dörtyolda Özsüt Kafe'nin balkonunda son yazımı yazıyorum. Bir şehre geldiğinde ve ordan giderken aynı hislerde olmuyor insan. Her şehir, oradaki her insan, her yapı, her doku, her bilgi insana inanılmaz şeyler katıyor. Bu yüzden de 'çok gezen çok bilir' sözüne katılıyorum. Şimdi Erzincan, Kayseri, Batman, Urfa, Diyarbakir, Mardin, Van; Tatvan ve Elaziğ'a bir de Antakya eklendi. Yeniden gitmek istediğim şehirlere de eklendi diyebilirim. Bu yüzden çok dolaştığım için biraz yorgunum ama ayrılık olduğu için de biraz hüzünlüyüm. Orda gordugum cok guzel bir yaziyi paylasmak istiyorum. Belki de en cok ihtiyacimiz olan sey bu; 

Yakında tekrar gelmek üzere.. Hoşçakal  "Barış, Hoşgörü ve Kardeşlik" kenti ANTAKYA!

Not: Havas otobusleri Buyuk Antakya Otel onunden geciyor ama telefonunu bulup teyit etmenizde fayda var..

Sonraki yazılar:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme