15 Mayıs 2013 Çarşamba

Tarlabaşı Yıkılıyor


Tarlabaşı'nda uygulanacak olan Kentsel Dönüşüm Projesi'nin duyduğumdan beri orayı karış karış gezip fotoğraflamak istemiştim. Bazen denk geldi, bazen uzun zaman gidemedim, kimi zaman da şehir dışındaydım zaten. Arada haberlerde duydukça 'yıkılıyor işte yakında hiçbirşey kalmayacak ve ben fotoğraf için geç kalacağım' hayıflandığımı hatırlıyorum. O hayıflanmaların birinden sonra arkadaşlarımla gitmeye karar verdik. 


Beyoğlu Karakolu'nun orası buluşma noktamızdı. Ben ve arkadaşlardan biri oraya varmıştı ama bir kişi hala gelmemişti. O yüzden Beyoğlu'na geçip onu beklemeye karar verdik. İlk etapta yalnız gitmeyi gözüm yememişti çünkü.Birer Türk kahvesi içip lafladıktan bir süre sonra baktık ki gelen yok biz de cesaret edip önümüze gelen ilk sokaktan aşağı doğru yürümeye başladık. 







Gerçi daha önce de gitmiştim fotoğraf grubuyla ve o zaman bir sorun çıkmamıştı ama yine de dikkatli olmak lazımdı. Tabii bir kısım yıkılma çalışmaları çoktan başladığı için eskiden girdiğimiz yerden giremedik Tarlabaşı'na ama kalan sokaklar bizimdi o gün için. 

Özlediğim o bildik sokaklarla tekrar karşılaşınca çok sevinmiştim. Sokakta oyun oynayan çocukların bağırışları. Evlerinönünde oturan kadınlar. Evden eve iplere asılan çamaşırlar. Bazı sokakların tamamı rengarenk çamaşır doluydu. İnsan çok farklı hissediyor burda kendini. Boş evler çok olmasına rağmen hala yaşayan sakinler var. Onlar da artık gelen geçeni pek tınlamıyor sanırım. 








Çocuklar sokaklarda oynuyorlar, anneleri de dışarda kimi iş yapıyor, kimi örgü örüyor, kimi de sohbet peşinde. Kadınların muhabbetleri bitmez ya.. Öyle lezzetlidir ki o muhabbetler insan kendini alamaz. Nerede yapıldığı bile önemli değildir. Tarlabaşı'nda yıkım çalışmalarının içinde bile muhabbetteler. Kimbilir ne dertleri, ne sorunları var. Belki de gitmek ya da kalmak arasında bocalamalarından bahsediyorlardır birbirlerine. Ama sanırım artık başka seçenekleri yok. Kolay mı anıları, paylaştıkları, onlardan kalanları moloz yığınlarına kurban edip te gitmek..







Normalde dışarılara asılan çamaşırlar için ön kısma dış giysiler iç kısma doğru da iç giysiler asılır ama Tarlabaşında öyle değil. Burda herşey her yerde adeta. Rahat bir otam izlenimi veren bir yer burası.. Fotoğrafta gördüğünüz üzere rahatça asılmış şortlar. Kimi yerlerde çoraplar, eşofmanlar. Yeni gibi birşey yok sanki hepsi eski, yıpranmış çamaşırlar. Yeni olsalar bile Tarlabaşının eskiliği ve pisliği gibi pis görünen çamaşırlar. 





Bazı sokaklarda evlerin arasına asılan iplerle örülmüş bir ağ vardır. Bu iplerle evlerden evlere de bağ kuruluyordur belki. İplerle kurulan bir mahalle bağı. Orda yaşayan insanların acıları bir süre sonra aynılaşıp aralarında o ipler sayesinde mi bir bağ kuruluyor anlaşılması imkansız. 




Benim asıl merak ettiğim iplerdeki çamaşırların birbirine karışıp karışmaması. İpler çekilerek çamaşırlar toplanırken birbirine karışan çamaşırlar sonucu komşunun üstünde kendi gömleğini görmek mesela. Ya da temiz çorabı kalmamış karşı komşunun oğlu çaktırmadan komşu amcanın çoraplarını ipten aşırmış mıdır acaba. İplerin kurduğu böyle bağlar var mıdır acaba bu sokaklarda. 

Romanlar yazılmıştır bu sokaklarda, ne hikayeler çıkmıştır ve ne hayatlar yaşanmıştır kimbilir evlerin içlerinde. Tarlabaşı burası her çeşit insanın yaşadığı ve birbirine istemeden, farketmeden kaynaştığı..









Tarlabaşı burası ya. Burada herşey mümkün örünüyor. Mesela elinde silah oynayan ve objektifi yönelttiğinizde ellerindeki o oyuncak silahla verdikleri pozlar. Oyle şekilden şekle girdiler ki o silahlarla onların psikolojilerinden çok etkilendim. Aklımdan neler geçmedi. Bunlar Anadolu'dan gelen ailelerin büyük şehrin keşkemeşine katılmak zorunda kalmış çocuklardı.Böyle bir çevre onlara ne kazandırabilir ki? Veya ne öğretebilir. Hatta sırf o çevre yüzünden küçücük yaşta öğrenmek zorunda kalacakları hayatın o yüzü onlarda nasıl bir etki bırakacak. Tabii bunun bir de yeni taşınacakları yer kısmı var. Orda nasıl bir hayat onları bekliyor belli değil... 



Bu ufaklık sokaklardan birinde kaldırımın kenarında babaannesiyle oturuyordu.Oturuş tarzı tam bir efeye benziyordu. Eller belde kafa tutar gibi bu tosuncuk hafif kaşları da çatık bir halde bizi izledi. Kimbilir nereden geldiler Tarlabaşına ve kimdilir hayatın ne zorluklarına katlanarak yaşayan ailelerin çocukları bunlar. Geldikleri yerin kültürü ile İstanbul içindeki ayrı bir kültür olanTarlabaşı kültürü arasında sıkışıp kalan. Aklıma gelen ''Kayıp Şehir'' dizisindeki gibi aslında karşı oldukları bir yaşama karşı direnen insanların mecburiyet ve hayat şartları yüzünden o yaşamı benimsemesi sonucu..








Alt sokaklara girdikçe binaları farklı ama karakteristik olarak aynı manzaraları görmeye devam ettik. Bu sokakların modern bir şehirde bu şekilde yer almasının çarpıklığı yanında yadsınamaz bir cazibesinin olduğu gerçeği ile dolandık durduk. Bir sokaktan girip öbüründen çıktık. Bir yerde sokaklar bitti diye korkmadık ta değil..

Bazı sokaklarda hayat izleri yok denecek kadar az, bazı sokaklarda ise insanın burnunun direğini sızlatacak kadar kötü kokular vardı. Sokaklar adeta karanlığa gömülmüş bir halde. Daha da bakımsız, terkedilmiş bir görünümde. O bölgenin bir çabuk elden geçip temizlenmesi gerekmekte bence. Yıkılacaksa da bir an önce yıkılıp temizlensin. Yoksa sokaklar hastalık yuvası haline gelecek. Belki de her zaman öyleydi bilemiyorum. 




Camlara takılmış demirlere tutunarak etrafı seyreden çocuklarıyla da meşhurdur Tarlabaşı. Çocuklar o demirler sayesinde aşağı düşmez, camda durup, oturup sokakta oynayan çocukları, gelip geçen insanları seyrederek meşgul olurlar böylece anneleri de içerde rahat rahat kendi işlerini yapabilir. Camdan bakan çocuklar biz fotoğrafçılar için çok güzel malzemedirler.




Daha ilerideki sokaklarda karşılaştığımız o güzel çocuklar.. Bizi görünce fotoğrafımızı çekin diye yanımıza gelip poz verdikten sonra ''Fotoğrafımızı facebook'da koyacak mısın?'' diye sormaları yok mu? Hepsi çok güzeldi. Belki üstlerinde güzel giysiler yoktu ama yüzlerindeki çocuksu güzellik ve masumiyet  görülmeye değerdi. 





Çocukken atılan arkadaşlıkların temeli aileler buralardan ayrılırken yıkılacak onlar da molozların arasında kalacak artık. Belki gittikleri yerlerde birbirlerini görebilecekler. Belki de göremeyecekler. Bu fotoğraflar onların en büyük hatıraları olarak kalacak. Yıllar sonra baktıklarında içine tebessüm katılmış bir acıyla hatırlanacak anılarda kalacak. Ne için? 500 milyon dolarlık dev bir projeyle Tarlabaşı'nı Paris'teki Champs-Elysees'e (bildiğiniz Şanzölize) dönüştürmek için. 

1986 yılında Bedrettin Dalan da bir proje ile Tarlabaşı'nda yıkıma gitmiş ve 350 bin ev yıkılarak ortaya Tarlabaşı Bulvarı çıkmıştı. Şimdi yeni bir planla yapılıyor bu yıkım.







Evleri olanlar şanslı deniyor. Kendilerine verilecek parayla yeni bir ev alabilirler ama ya ucuz olduğu için tutulan evlerin kiracıları? Bir takım insanların hayatları değişecek, bir kısmınınki mahvolacak. Belki de taşı toprağının artık altın olmadığı bilinen İstabul'a keşke gelmeseydik diyecekler. Bütün düzenleri bozulup belki bu koca kentte yok olup gidecekler kimbilir. 

Belki de ayaküstü konuştukları bunlardır kadınların. Yeni ama zorunlu bir çevre. Bir kısmı Taksim'de çalıan insanlar oradan uzaklaşında belki de sırtlarına daha çok yük binecek gidip gelebilmek için. İnsan bütün bunları düşünmeden edemiyor tabii..







Ayrılırken yanından geçtiğimiz etrafı çevrili yıkım alanı insanı hüzünlendiriyor. Bütün bu binalar yıkılacak ve artık orda hiçbirşey kalmayacak. Umarım insanlar bu mecbur gidişle, gittikleri yerlerde mutlu olurlar..








Ayşe Gül Ayanoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme